RUBENIS

10.08.2016

FATİH'İN DOĞUM GÜNÜ

26.07.2016

MERHABA

22.07.2016

TAHTA

05.03.2015

BAŞTAKİ KADAR

11.09.2012

BATARYA

27.10.2011

Yaz ne çabuk geçti. Son on iki yıldır hep kış sanki, yaz birkaç günlüğüne geliyor ve son anları da pazar akşamı gibi, yarın mesai var burukluğuyla geçiyor. Bütün yazlar ölü doğuyor yani, fotoğrafları eskiyip solmuyor, pek fotoğraf da çekilmiyor hem de, çekilse bile ömrü vasat bir harddisk kadar oluyor. O yaz da, tıpkı bu yaz gibi, diğer tüm yazlar gibi ölü doğmuş bir yazdı ve ben tatile gitmemiştim. O yaz da bilgisayar başında pinekleyip uykum gelirse uyumaktan başka bir işim yoktu. Çok gençtim, hala suratımın bazı yerleri köseydi, yalnızca on yıldır sigara içiyordum. Kendimi bildim bileli çok gencim ben, elli yaşıma gelsem de yaşlanmam, zaten on altı yaşımdan beri kırk yaşından büyük hissediyorum kendimi.

Babil'den Cengiz Topel Caddesi'ne doğru kıvrıldım. Zemin kaygan olduğu için bisikletin arkası kaydı biraz, içimi korku kapladı, bisiklet sürerken her zaman korkarım, iki pedala bakar ama, geçer sonra korkum. Mezitli sahilinin Pozcu sahiliyle birleştiği günleri dün gibi hatırlıyorum. Öncesinde, Pozcu sahildeki mükemmel asfaltın ve lüks evlerin bittiği yerde Mezitli gerçeği başlardı. Kimsenin siklemediği bir gerçek, emeklilerin ve havuzlu site seven birkaç yavşak zengin ailenin haricinde kimsenin yaşamaya da gezmeye de vakit ayırmadığı bir gerçeklik. Adnan Menderes Bulvarı Cengiz Topel Caddesi'ne küçük bir ara yolla bağlanırdı, çocuktum o zamanlar, yalnızca okul servisiyle geçerdim oradan, o zamanlar Cengiz Topel Caddesi ortalama bir caddeden beklenen hiçbir şeyi vermediği için kimse cadde demezdi tabii oraya, Alden'in oradaki yol derlerdi. Şimdi cadde olunca götü kalktı oranın, Chp'den ilçe yöneticisi olmuş gibi götü kalktı, orada oturanlar kendilerini bir bok, evlerini de cadde üstünde zannetmeye başladı. Ben hala Alden'in oradaki yol diyorum. Hani şu Babil Kavşağı'na çıkan yok mu. Hayır kardeşim Vipol'ün oralar değil, Vipol'ü karıştırma şimdi. Pozcu sahille Mezitli sahilin birleştiği yer işte. İşte oradan kıvrıldım, bisikletin arka tekeri kayınca korktum, korkum geçsin diye pedala abandım, ben pedala abanınca karşıdan gelen orospu çocuğu beyaz Volvo da kornaya abandı, o kornaya abanınca ben de yolun en soluna seğirttim, rüzgar gibi geçti beyaz Volvo, rüzgar gibi diyorum çünkü kulağımda ince bir rüzgar esmişçesine bir ses bıraktı, o anda beyaz elbiseli ve siyah sandaletli bir kız gördüm, Esma'ya benziyordu, kesinlikle oydu hatta, ama o olamazdı çünkü o İstanbul'daydı. Orada değilse bile Mezitli'de olmadığına emindim. Bakmak için yavaşladım, sol dizimi kadroya yasladım, o da bana bakıyordu, benim ona baktığım gibi masum duygularla değil ama, kim bu amına kodumun Adanalısı der gibi bakıyordu, yalnızca Adanalılar tanımadığı kadınlara hayvan gibi bakar çünkü. Öyle baktığını görünce çevirdim kafamı, aslında onun yerinde olsam o anda bana aşık olurdum çünkü bisikletim harika bir bisiklettir. Beyaz elbiseli ve uzun siyah saçları olan bir kadın olsam, kesinlikle ve kesinlikle, aşık olacağım adamın bisikleti benim bisikletimin aynısı olurdu. Kafamı çevirmemle paslanmış metal kokusuyla karışık çöp kokusu burnuma doldu, çöp konteynırı tüm ciddiyeti ve kararlılığıyla bana doğru geliyordu, daha doğrusu ben ona doğru gidiyordum. Frene abandım bu defa, konteynıra çarpmadan durabildim, az önce de belirttiğim gibi bisikletim harikadır çünkü, istediğim zaman yürür istediğim zaman durur. Yalnız bisikletin harikalığının hükmünün geçmediği fizik yasaları devreye girdi, aniden frene abanınca ister istemez düştüm.

Hiç bozuntuya vermedim, arslanlar gibi, Erbakan hareketi meclise giremeyince aniden milli görüş gömleğini üzerimden çıkarmaya karar vermiş gibi kalktım yerden, kara şimşeğimi doğrulttum hemen.
+İyi misin?
-İyiyim, bir şey yok, sağ ol.
+Niye bakıyordun bana öyle?
-Ne zaman?
+Düşmeden önce bana bakıyordun ya.
-Ha. Birine benzettim seni. Ama değilmişsin. Kusura bakma.
+Ne kusuru. Bir şeyin yoksa sorun yok.
-Yok yok iyiyim.
+Peki. İyi günler.
-İyi günler.
Esma'ya benzeyen kız aslında Esma'ya hiç benzemiyordu. Tekrar atladım bisiklete, trafiği kollarken ayağımı az önce çarpmadığım konteynıra dayadım, üzerinde Mezitli Belediyesi yazıyordu kısmen silinmiş harflerle. ''Belediyeymiş,'' diye bağırdım, ''Senin kasaba olduğun günleri de biliriz!''

Esma'ya benzemeyen kız dönüp bakmadı.

Son yirmi iki yıldır olduğu gibi o gün de çok terliydim, pedal çevirmek beni terletmişti. Mersin'in iğrenç güneşi de. Yaşamak beni terletiyordu. Kapıdan girer girmez beni karşılayan bir kadın sesi olmadığına göre annem uyuyor olmalıydı, yüzümü yıkadım, daha doğrusu lavabonun başında kıyafetli duş aldım. Suratımın terini şebeke suyuyla karıştırıp havluya sildikten sonra atladım yatağa, klimayı da açtım, hayatta en sevdiğim uğraş olan 'hiçbir şey yapmadan boş boş yatmak'ı bilmem kaç bin küsürüncü defa tatbik edecektim. Koca göbeğimi bilgisayara destek yaptım, birkaç hafta önce, birkaç yıl önce kullanmaya başlamam gereken bir müzik programını kullanmaya başlamıştım, o program vasıtasıyla yıllar önce dinlemeye başlamış olmam gereken bir adamı bulmuştum, çevirip çevirip onu dinliyordum, ne söylediğini anlamıyordum ama güzel söylüyordu pezevenk.

Bir taraftan yeni kurduğum programda yeni keşfettiğim adam çalarken bir taraftan Instagram'da Esma'nın fotoğraflarını açtım, çok üst perdeden hastaydım ona, henüz uğruna bir duble rakı içmemiştim ama bu içmeyeceğim anlamına gelmezdi. Son yıllarda edindiğim prensip neticesinde adı, milleti, anadili ve lisans diploması fark etmeksizin hiçbir kıza aşık olmuyordum ama eğer olacaksam da o kız neden Esma olmasındı. Kendisini hiç tanımıyordum gerçi, aramızda birkaç dandik Facebook yorumundan başka hiçbir diyalog olmamıştı. Gerçi her gün özenle fotoğraflarını layklıyordum, diyalogdan sayarsanız. Hobi edinmiştim kendime, gideyim de biraz Esma layklayayım diyordum arada bir, zaten sürekli olarak fotoğraf yüklüyordu sosyal medya hesaplarına. Başlarda her gün bir sürü yeni fotoğraf koyuyor sanmıştım, öyle değilmiş, günde birkaç fotoğraf, ama iki üç sitede farklı zamanlarda karşıma çıkıyordu bu fotoğraflar, öyle olunca çokmuş gibi geliyordu bana, bir de bazı akşamları profil fotoğrafını değiştirip eski fotoğraflarından birini koyuyordu. Hayatımın bir ekran ve bir klavyeyle geçtiği düşünülürse, kendisine üst perdeden hasta olmamı sağlayacak kadar sık çıkıyordu yani karşıma ismi. İsmi ve siyah saçları çok çıkıyordu karşıma, ben de hastaydım, gençlik işte.

Football Manager'ın altı yıl önce çıkan sürümü ve yeni keşfettiğim adamın şarkıları kafa sikmeye başlayınca ikisini de kapattım, dört yıldır aynı sürümü oynuyorum, öncesinde sekiz yıl önce çıkan sürümü oynuyordum, salondaki kanepeden arakladığım koca yastığa sarıldım, burnumu yastığa alnımı duvara yasladım. ''Amına koyayım böyle dünyanın,'' diye bağırdım, amına koyayım böyle dünyanın çünkü, hiçbir şeyi ben seçmemiştim, seçim yapmak için bazı alternatifler sunmayı bırak böyle bir seçimi isteyip istemediğimi bile sormamışlardı ki bana. Annem odaya daldı, ''Ne oldu?'' dedi. Ne oldu. Evrenin var olmaya başladığı o iğrenç günden beri sorulan tüm sorular ve uğruna göz yaşı dökülen bütün dertler içimdeydi benim, bu kadın da ne oldu diye soruyordu bana. ''Bir şey yok anne,'' dedim ben de. Çünkü gerçekten bir şey yoktu, hiçbir şey yoktu, varsa da anneme açıklamakla uğraşamazdım, kafamda toparlamaya çalışmaya başlayalı bir milyon sene oluyordu neredeyse zaten, hala da ciddi bir toparlanma mevcut değildi. Annem çıktı gitti, kapıyı kapattıktan sonra belli belirsiz bir ''allah allah'' duyuldu. Neyini eksik ettik ki bu çocuğun durduk yere dünyaya sövüyor.

Esma'yla konuşmaya karar verdim. Ne konuşacağıma dair zerre fikrim yoktu ama konuşacaktım, kavuşmamızın arasındaki tek engel o güne kadar hiç konuşmamış olmamız gibi geliyordu o an. Belki de zaten öyleydi, gerçekten öyleydi, bunu bilemeyiz, zaten bunun konuyla bir ilgisi de yok. Bir süre ne yazacağımı düşündüm. Böyle durumlara ilk intiba çok önemlidir çünkü, her zaman önemlidir ama işin içinde beyaz tenli bir kız varsa çok daha kritik bir hal alır. Hiç konuşmamış olsak da bir süredir Facebook'ta ekleşik halde olduğumuz için biliyordu beni, ben zaten onun ciğerini biliyordum, ciğerini değil aslında, yalnızca benden iki yaş büyük olduğunu ve Balıkesir'de üniversite okuduktan sonra İstanbul'a ailesinin yanına döndüğünü biliyordum, aslında bunlardan da emin değildim, neyse bir şekilde bir süredir birbirimizden haberdar olduğumuz için yeni tanışıyormuşuz gibi olmamalıydı bu giriş, kırk yıllık kanka gibi de olmamalıydı, beni kanka gibi görmesini istemezdim, zaten kanka lafından da nefret ederim. Soyadının yazına naber yazıp gönderdim, soyadını hatırlıyorum ama şimdi yazmak içimden gelmedi, çok basit gibi geliyor böyle yazınca ama aslında büyülü bir laf benim için o ilk mesaj. Bir dakika sonra mesajı okuduğuna dair bir şey çıktı konuşma penceresinde, beş dakika geçti, on beş dakika geçti, on beş yüz yıl geçti, cevap gelmedi. Tekrar bağırdım ben de amına koyayım böyle dünyanın diye. Annem de siklemedi bu defa beni.

Beklediğim cevabının gelmeyişinin yarattığı sinir yüzünden olacak tekrar bisikletteyim, bizim sitenin hemen yanındaki Boktan Sahil Sitesi'ni içine alan dikdörtgeni turlayıp duruyorum. Boktan Sahil Sitesi'nin yapıldığı günlerde bu denize bok akıtmıyorlardı, o zamanlar buralarda bakkal bile yoktu zaten, kimsenin aklına denize bok akıtmak gibi iğrenç fikirler gelmiyordu, site inşaata başladı, millet parayı verdi, inşaat bitmeden denize bok akıtmaya başladılar. Birkaç sene sonra yapılan bok suyu kokusunu azaltma tesisi koku sorununu büyük oranda çözdü ama sitenin adı Boktan Sahil Sitesi kaldı.

Tekrar terleyip yoruldum, kimsenin geçmediği bir sokaktaydım, bu sokaktan kimse yayan geçmezdi, arada bir-iki Fiat Linea geçerdi sadece. Kaldırıma oturup bir sigara yaktım, Esma'nın cevap vermemesi içime oturmuştu. Kesin bir umutsuzlukla telefonun kilidini açtım, gerçi umutsuzluğum yeterince kesin olsaydı telefona bakmazdım herhalde, ya da yalnızca el alışkanlığıdır bu, bilmiyorum. Cevap gelmişti. Heyecanlandım bir an, ağzımdan kelebek çıkacak gibi oldu ama çıkmadı, heyecanım bir anda öfkeye dönüştü çünkü gelen cevap, gecikmesinin yarattığı buhranı amorti etmiyordu. İki kelimelik, şimdi yazıp karakter israfı yapmak istemeyeceğim kadar tuzsuz bir cevaptı, dikkatinizi çekeyim, karakter israfı diyerek tevriye yaptım burada. ''Ulan sürtük,'' demek istedim ona, ''ulan sen duygularımı böyle karıştırmaya utanmıyor musun?'' orospu çocuğu olmayan herkes, üniversite çağındaki bir delikanlının duygularının böyle karıştırılmayacağını bilir çünkü. ''İki kelimelik mesaj için beni soktuğun şu hale bak bir'' demek istedim. Demedim hiçbirini, bir sigara daha yaktım ve kendime uygun gördüğüm karaktere uygun bir mesaj düşündüm, kendime uygun gördüğüm karakterdeki kişi asla hemen cevap vermezdi ama bu fotoğraflarda bile hüzünlü bakmayı başarabilen sürtük gibi yarım saat de bekletmezdi kimseyi. Ayrıca bir hastalığı varmış gibi zayıf biri olmalıydı, şişkoluk kendime yakıştırdığım karaktere hiç uymuyordu. Hangi semtte oturuyorsun ve körling sever misin gibi sıradan şeyler sordum. O da ''Ne yapacaksın, belediye seçimlerine mi gireceksin?'' diye sordu bana. Ne belediyesi ulan ne belediyesi, İstanbul'un allahın siktirettiği köyünde oturuyorsun sen, ihtiyar heyetine girerim anca senin oturduğun yerde.

''Bu iş böyle olmayacak,'' dedim kendi kendime, ''yazışarak çözülecek bir şey değil bu, telefonda konuşmamız lazım.'' numarasını istedim, ''Zırt pırt arayıp rahatsız edersen ağzına sıçarım senin'' dedi. Onu yapacağınız günler de gelecek hanımefendi, ilk günden başladınız sayılır zaten amına koyayım.

Aradım, ama ne söyleyeceğimi bilmediğim için onu değil ağbimi aradım, ikinci çalışta açtı, tıpkı bir centilmen gibi, ''Buyur ağbim,'' dedi, ''sendeyim.''
-Yavşak yavşak konuşma esnaf lokantası garsonu gibi benimle.
+Ne var lan, ne arıyon beni durduk yere.
-Arayamaz mıyım?
+Arayacaksan da düzgün konuş it.
İşte Mustafa Konturcuoğlu'nun gerçek yüzü. ''Buyur ağbim sendeyim''den ''düzgün konuş it''e bir Mustafa Konturcuoğlu hikayesi.
-Bana bak Mustafa. O sikik işinden izin mi alıyorsun istifa mı ediyorsun ne bok yersen ye, ağbi kardeş tatile çıkacağız seninle.
+Hadi ya bak sen.
-Evet. İki delikanlı gibi harika bir pansiyonda farklı odalarda kalacağız ve o plajda güneşlenen en güzel kızları odalarımıza atacağız.
+Öyle mi?
Gülüyordu.
-Öyle. Ne gülüyorsun lan karşımda gevrek gevrek?
+Lan çocuk, sen ne konuşuyorsun esas, ne tatili, ne istifası, işim gücüm var benim, sen siktir git serseri arkadaşlarınla tatile çık.
Telefonda değil karşımda konuşuyordu sanki, görüntüsü karşımda belirmişti, kanlı canlı gibiydi.
-Ulan terbiyesiz herif, ben sana neden her fırsatta göt diyorum biliyor musun, çünkü götsün de o yüzden göt diyorum sana. Orospu çocuğu olmayan herkes üniversite çağında bir delikanlının tatile ihtiyaç duyduğunu bilir. Ağbim olarak da beni tatile çıkarmak senin görevin. Ama sen siktirboktan bir şehirde siktirboktan gemilere kaptan filan ayarlamayı tercih ediyorsun. Annemin seni doğurduğu güne lanet olsun.
+Canım kardeşim, ben de seni seviyorum. Haydi üzme kendini daha fazla. Bundan sonra zırt pırt da arayıp beni rahatsız edersen ağzına sıçarım senin. Haydi öpüyorum. Görüşürüz.
Telefonu kapattı. Tanıdığım en sempatik orospu çocuğu ağbimdi. Kendime uygun gördüğüm karakterin bazı özellikleri onda toplanmıştı, bu da orospu çocukluğuna ayrı bir boyut katıyordu. Bir yerden sonra evdeki kavgaya gürültüye tahammül etmemiş, annemin kendini kesmesine, babamın duvarlara kafa atmasına daha fazla şahit olmamak için tası tarağı toplayıp İstanbul'a gitmişti. Emre Belözoğlu'nun Hagi'yi kıskandığı gibi kıskanıyordum onu, hasetle karışık bir öğrenme aşkıyla.

Telefon konuşmamız bitmiş olmasına rağmen görüntüsü hala karşımda duruyordu. Çenesine sıkı bir sağ patlatmayı düşündüm, düşündüğüm anda da patlattım, elimdeki yarısı içilmiş sigarayı atmadan patlattım, yumruğum bir hologramın ya da gölgenin içinden geçer gibi ağbimin görüntüsünün içinden geçti, görüntüsü o kadar canlıydı ki bir an gerçek sanmıştım, boşa salladığım yumruğun etkisiyle yalpaladım, iki üç adım sonra yere kapaklanmak üzereyken sağladım dengemi, sigara düştü, eğilip aldım.

Sıra eEsma'daydı, ona da öfkemi kusmam gerekiyordu, ya da sevgimi, bilmiyorum, bir şey kusmam lazımdı neticede. Aradım. Açmadı. Bir daha aradım, bu defa açtı.
-Neden açmıyorsun telefonu?
+Açtım ya işte.
-İlk seferde neden açmadın?
+Duymamışımdır, kaç kere aradın?
-İki. Bu ikinci. Neden açmıyorsun?
+Duymadım diyorum işte uzatma.
Böyle böyle konuştuk bir süre, ne konuştuğumuzu hatırlamıyorum ama genelde bir bağlam dahilinde olmayan ve bir sonuca bağlanmayan şeylerdi. Kulağımda, ne zamandır kulağımda çaldığını bilmediğim hoş bir melodi çalıyordu. Uzaktan ve derinden, olması gerektiği gibiydi. Bir süre sonra bisikletle giderken buldum kendimi yine, yavaş yavaş ilerliyordum ve hala telefonda konuşuyorduk. Tek elle sürebiliyor olmama şaşırmış ve kendimi bunun için takdir etmiştim. Bir bip sesi bu ahengi bozdu, ses dışarıdan mı geldi beynimin içinde mi yükseldi bilmiyorum, ama damarlarımda hissetmiştim, tek başına bir ses değil sesten yapılmış bir bıçaktı sanki. Bip'in yanında stainless steel yazıyordu, öyle bir bıçaktı. Bisikletten inmeden aldım yerdeki telefonu, aynı hızla devam ettim, zemin dümdüzdü, sanki lastiklerle asfalt arasında birkaç santim boşluk vardı da havada süzülüyordum.
+Ne oldu?
-Telefonu düşürdüm. Sesi duydun mu?
+Ne sesi?
-Üç buçuk atmama ve telefonu düşürmeme sebep olan bip sesi.
Boktan Sahil Sitesi'nden epey uzaklaşmıştım. Viranşehir İlköğretim Okulu'nu ve Babil'i geride bırakıp Adnan Menderes Bulvarı'na çıkmıştım. Dönmeye karar verdim, çabucak verilmiş bir karardı bu, uygulaması da çabuk oldu, yavaşlamadan u yaptığım için bisikletin arka tekeri kaydı.
+Duymadım öyle bir şey.
-Kafamın içinde çaldı demek ki.
+Dalga mı geçiyorsun benimle?
Hava git gide ısınıyordu. Zar zor nefes alıp veriyordum.
-Esma, sen manyak mısın, seninle dalga geçecek olsam böyle mi geçerim, böyle dalga mı geçilir?
+Bir daha beni arayıp dalga geçecek olursan ağzına sıçarım senin.
Gündüz çarpmamak için ani fren yapıp bisikletten düştüğüm çöp konteynırını gördüm karşıda. Yanında yine beyaz elbiseli bir kız vardı, bu defa gerçekten Esma'ydı, telefonda benimle konuşuyordu.
-Mersin'de misin sen?
+Evet, nereden biliyorsun?
Beni gördü, görünce telefonu kapattı, kapatır kapatmaz da ''İn lan oradan aşağı'' diye bağırdı. Sıcaktan gebermek üzereydim, o da öyleydi, ama güzel kızlara has terleyip belli etmeme durumundan eser yoktu üzerinde, bariz gebermek üzereydi, fotoğraflarda ahenkle dans eden saçları çırpı gibi birbirine girmişti. Kocasına ve çocuklarına bağırmaktan başka işi gücü olmayan elli beş yaşındaki antidepresan bağımlısı kadınlara benziyordu. ''Hassiktir,'' dedim kendi kendime, ''manyak bir karıya çattın oğlum'' dedim.

Mersin'de olduğunu neden söylemedin demeye fırsat kalmadan yakama yapıştı, ''Hayallerim vardı lan benim,'' dedi. ''Senin gibi bir orospu çocuğuna mı bırakıcam lan ben hayallerimi!''

Hava öyle sıcaktı ki saçma sapanlık düzeyine bakılmaksızın her şey makul geliyordu o anda.
+Bırakmış gibi konuşuyorsun.
Bunu duyunca iyice sinirlendi, gözlerinden ateş çıkıyordu, Galatasaray-Fener maçlarındaki futbolcuların toslaşması gibi alnını alnıma dayadı, alnımızdan akan terler birbirine karıştı, nefes almak iyice güçleşti.

''Bak koçum,'' dedi, ''biz sadece Viranşehir'e, Davultepe'ye hizmet götürmedik, Erdemli'ye, Toroslar'a, bize oy vermeyen yerlere de hizmet götürdük ulan biz!''
''Ne diyorsun amına koyayım?'' son gücümle ittim onu. İtmez olaydım. Çünkü gördüğüm manzara, 1980'deki askeri darbeden birkaç ay sonra lise arkadaşım Tayfur'u ilk görüşümden bu yana gördüğüm en şaşırtıcı manzaraydı. İki saattir belediyecilik anlatan manyak Esma değil babamdı. Eskiden bok akan, hala da bok akmaya devam eden derenin üstündeki köprüde, sanki ben ona ''Sizin vereceğiniz hizmetin ta amına koyayım'' demişim gibi iki eli yakamda hizmet savunuyordu.
Baba?
Babam beş altı saniye bana baktı. Sonra da bip diye bağırdı. Mezitli yıkıldı, bizim apartman dışında sağlam bina kalmadı, sarsıntı Girne'den bile hissedildi. Sesin yarattığı acı ve sarsıntıyla diz çöküp suratımı kapattım. Az sonra, sesin yankısı kaybolunca araladım ellerimi, ikisinin arasından diz çöktüğüm yerden babama baktım. Bu defa babam değil gevşek kravatı ve iğrenç parlak rugan ayakkabılarıyla ağbim karşımdaydı.

Evrenin var olmaya başladığı o iğrenç günden beri sorulan tüm sorular, uğruna göz yaşı dökülen bütün dertler, o gün orada olup biten saçma sapan tüm olaylar, saçma sapanlık icat edildiğinden beri olup biten saçma sapan tüm olaylar, her şey, evrenin bütün o ihtişamlı 'oluş'u içimde birikip öfkeye dönüşüyordu, öfkeyle doğruldum, ağbimin üstüne yürüyüp boğazına yapıştım. Bir süre boğdum onu ama o sadece gülüyordu.
-Ortalığın amına sen mi koydun lan?
+Ben koydum.
-Mahalleyi de sen mi yıktın?
+Ben yıktım.
-Benim çocukluğumun geçtiği mahalleyi nasıl yıkarsın lan sen orospu çocuğu?
+Benim çocukluğum da bu mahallede geçti.
-Ama sen bu mahalleyi sevmiyorsun ki.
+Sen de sevmiyorsun.
Böyle söylemesi bardağı taşırmıştı, bu defa sıkı bir sağı hak etmişti, hologram filan olmadığı da kesindi artık, boğazını tutabilmiştim çünkü, ama vuramadım, ellerim boğazına yapışmıştı çünkü.
+Sen bana vuramazsın Burak.
-Vurayım da gör amına koyayım!
Boğazını bırakamıyordum bir türlü, çekmeye çalıştıkça da elim acıyordu. Suratımdaki terleri de silemiyordum, gözlerim ter ve gözyaşı yüzünden iyice acımaya başlamıştı.

Ağbim az önce kurduğu cümleyi tekrarladı.
-Ben de dereye atarım seni o zaman!
+Atamazsın.
-Atayım da gör!
Bip!

Bip sesinin etkisiyle köprünün kenarına doğru savrulduk, az önceki bip yüzünden tüm binalar yıkıldığı ve herkes öldüğü için bu bip sesinden benden başka etkilenen olmamıştı.
-Ağbi bi dakika dursana.
+Ne var?
-Bu bip sesi ne?
Ağbim sakinleşmişti. Ben de sakinleştim, boğazını bırakabildim nihayet.

Bip!

Ses bu defa rahatsız edici olmadı ama her şey flulaşmaya başladı.

Bip!

Ağbim yok oldu. Köprü de yok oldu. Dereden akan boklar vardı sadece, onlar da soluk kırmızıydı.

Bip!

Sikicem bipini. Belime bir şey battı, acıttı. Kıl dönmem olsaydı tam orası acırdı. Elimle yokladım oraları, cep telefonu ebatlarında bir şey geldi elime. Gözümü açıp baktım, klimanın kumandasıydı, gösterge kısmında dijital rakamlarla 26 yazıyordu, alt kısmında da kocaman harflerle, kumandanın kendisinden daha büyük harflerle RUBENIS yazıyordu. Üstüne yatmışım, 26 dereceye kadar çıkmış, oda da gâvur amı gibi olmuş. Yeni keşfettiğim adam çalıyordu hala. Bilgisayara bakmadan kapattım. Tekrar düşürdüm klimanın ayarını, bir daha asla uyurken temas etmeyeyim diye uzak bir yere attım kumandayı da. ''Rubenis'miş!'' diye bağırdım yattığım yerde. ''Rubenis ha. Sokayım Rubenis'inize! Bu odada uyumayı geç sıcaktan nefes alamadığım günleri biliyorum lan ben'' dedim. ''Amına koyayım böyle dünyanın'' dedim sonra yine, Esma'yla hiç konuşmamıştım, ağbime de öfkemi kusamamıştım. Az önce telefonda ağbime küfür etmiş olmak, onunla köprüde güreşiyor olmak çok normal ve mantıklı gelmişti ama şimdi az önce rüyamda başımdan geçen diğer saçma şeylerden daha saçma geliyordu. Ağbim yoktu ki lan benim. Tek çocuktum ben.
Fatih’in doğum günü vesilesiyle buluştuk. Fatih doğum günlerinden ve doğum günü kutlanmasından hoşlanmaz, ben de hoşlanmam. Sevgilisi hoşlanıyordu, manitaların sözü kanun hükmündedir. Bize de bira içmek için bahane oluyordu öyle şeyler. Beş kişiydik o akşam, o yaz neredeyse her akşam olduğumuz gibi, Fatih, Fatih’in sevgilisi, Fiko, Fiko’nun sevgilisi ve ben. O yaz sevgilim yoktu. Birkaç yaz önce bir kere olmuştu, eskiden, o gittiğinden beri yoktu. Eksikliğini de pek hissettiğim söylenemezdi, onun eksikliğini hissettiğim olmuştu ama yalnızlık beni rahatsız etmiyordu işte. Yine biz bizeydik, Fatih’in yüksek lisansından, Fiko’nun sevgilisinin bir hafta çalışıp istifa ettiği ya da kovulduğu işlerden, 2000’lerin başlarında Beşiktaş’ta oynayan yabancı futbolculardan söz ettik. İkinci biralar bitmeden Fatih’in iki arkadaşı geldi masaya, tesadüfen oradalarmış, Fatih’in doğum günü olduğunu Facebook’ta görmüşler, gidip kutlayalım demişler, geldiler, tanıştırıldık. Melis ve Begüm. Bu karşınızda, Maldaraşanu’nun hangi yıllarda Beşiktaş formasını terlettiğini öğrenmek için telefona gömdüğü kafasını kaldırıp size bir selam veremeyen yalnız ve şişko kişi de bizim beş numaramız. Merhaba. Merhaba. Memnun oldum. Gittiler yerlerine. Maldaraşanu 2003’te oynamış Beşiktaş’ta, golü asisti de yok. İşte o yaz da Maldaraşanu’nun kariyerindeki Beşiktaş macerasına benziyordu benim için. Canlı müzik başladı. Zaten başından beri kafamı siken gürültü dörde katlandı. Masada nefes bitti. Bir nefesliğine dışarı çıktım.

Küçükpark’ın küçük insanlarının bira içmek ve birbirlerini dinlememek için bir araya geldikleri bir başka akşamda, tek başıma, azıcık alkol ve bolca ter eşliğinde bir banka çöktüm. Hava çok sarhoş olup eve dönememek gibi harika bir aktivite için bile fazla sıcaktı. Paketi çıkardım, içeri girmek için acelem olmadığı için sigarayı erteledim. Sokaktaki insanların aceleleri vardı belli ki. Hızlı adımlarla yürüyenler, koşanlar, korna çalan taksiler, bağırıp duran pilavcı, dükkanın önünden geçenlere, buyurmayacaklarını bile bile ''hoş geldiniz, buyurun'' diyen garsonlar. Herkesin bir işi ve acelesi vardı. Benim yoktu. Hiçbir zaman acelem olmadı. En fazla bazı final sınavlarım oldu, finaller de yaza denk geldiği için koşup yetişmeye çalışırken terlemek yerine bütünlemeyi beklemeyi tercih ettim hep.
+Selam, oturayım mı şöyle?
Az önce içeride Fatih’in doğum gününü kutlayan kızlardan biriydi bu.
Buyur.
Buyurdu. Ağız kokusuyla üç sokak ötedeki imamın abdestini bozacak kadar sarhoştu. Kimsenin buyurmaya tenezzül etmediği bir banka, daha doğrusu bir bank sakinin yanına buyurdu.
+Ne yapıyorsun burada?
-Müzik başlayınca içerisi bastı, hava almaya çıktım.
+Peki burada ne yapıyorsun?
-Nasıl?
+Bu sikik mahallenin sikik barında ne işin var?
Çok kritik bir soruydu bu. Kritik ve beklenmedik.
-Bilmiyorum. Sen ne yapıyorsun?
+Bira içiyorum.
-Afiyet olsun.
+Sen içmiyor musun?
-Sen melis misin begüm mü?
+Bilmiyorum.
Kritik bir sorunun ardından kritik bir cevap gelmişti. Soruyu soranın ve cevabı verenin yüzüne dikkatli bakmak için yeterli sebepti bu. Bir sigara yaktım. O da beni yaktı. O akşamdan sonra görüşmeye devam ettik, ekimde okulu başladı, semtine döndü, bir daha görüşmedik. Zaten bir daha hiçbir zaman Fatih’in doğum günündeki gibi sarhoş olmadı.
Kampüste yürüyorum. Son yedi yılda bu yoldan yürümediğim günlerin sayısı, yürüdüklerimin dörtte birinden azdır herhalde. Lisans diplomasının yedi yıldan fazla süren bir sürüncemeye dönüşeceğini bilseydim gecemi gündüzüme katıp öss'ye çalışır mıydım acaba. Çalışmazdım herhalde. Askere gider dönünce de iş arardım. 27 yaşında askerliğini yapmamış bir birey olduğumu öğrenen işverenler benim işverenim olmak istemiyor çünkü. Lisedeyken de çok da çalışmadım gerçi, hiç gecemi gündüzüme filan katmadım, dershaneye hep içkili gittim.

Kafam bunlarla ve bunlara benzeyen geyiklerle doluyken bir kız yanıma yaklaştı. Yüzü tanıdık geldi, saati sordu, söyledim. Kimdi acaba. ''Merhaba bu arada,'' deyip gitti. Giderken sol elinin dört parmağını ahenkli bir şekilde hareket ettirip el salladı bana. El sallamasından tanıdım. Yıllar önce, bu yolu istikrarlı olarak henüz bir yıldır yürüdüğüm günlerde yine buralarda saati sormuştu bana, bir ekim akşamında. Metroya doğru yürürken birkaç cümlelik bir sohbet de etmiştik, etkilemişti bile beni biraz.

Merhaba deyip giderek ayıp etmişti. Merhaba bir veda sözcüğü değildir çünkü. Merhaba merhabadır. Devamı yoksa işlevsizdir. Küçücük bir anıyla, bir kum tanesi kadar küçücük hem de, zihnimde yer eden kızın öylece çekip gitmesi hoşuma gitmedi. İçim cız eder gibi oldu. Durup dinledim, etmedi.

Metroya vardığımda yüz elli yıllık diğer tüm anılarım gibi o kız da o yolda kalmıştı. Gençliğimi temeline gömdüğüm fakültenin ağzına metro durağı yapılalı üç dört sene oluyordu ama o durak yapıldığında son yüz elli yıldaki tüm anılarımın yazılı olduğu kağıtları asfaltına savurduğum yolu her gün yürümeye çoktan alışmıştım.

Halkapınar aktarmasıyla Alsancak'a gidecektim. Alsancak'a vizelerin kalkması iyi oldu, her gün gidebiliyoruz böylece.

Alsancak'ta travestilerin ve oto yıkamacıların olduğu bir sokakta izbe bir bar, o barın kasasında da bir buçuk aylık emeğimin karşılığı olan 500 lira vardı. Bu izbe barda, patronun olmadığı saatlerde kasayla Zagor ilgilenirdi. Zagor, nam-ı diğer Sakallı. Zagor ismi uzun süredir onunlaydı. Öyle ki artık yeni bir lakaba ihtiyaç duymuştu. Gerçek adını bilen yoktu. Varsa da ben bilmiyordum, umrumda da değildi. Kasayla Zagor ilgileniyorsa paramı kolayca alırdım. Patron oradaysa, kendisine ettiğim son lafın, ''Sikerim senin satacağın votkanın şişesini, o paranı da götüne sok!'' olduğu düşünülürse işler çetrefilleşebilirdi.

Tren, ikinci durağımın hemen öncesindeki tünelden aydınlığa çıktığında cep telefonum titredi. Yarım dakikada iki kısa mesaj, son ayların rekoru. Ekranda, alt alta Ceyda ve Mehmet OÇ yazıyordu. Saygıdeğer eski patronum Mehmet Orhan Çınar'ın ismini görünce alttaki mesaj ilgimi hemen cezbetti.
''Kardeş hesabına 500 ytl yatırdım. Alacak verecek kalmadı. İş lazım olursa haber et çözelim. Mehmet ÇINAR''
Mesajı okuduktan sonra eski patronuma tekrar küfrettim çünkü paramı, beni votka şişesiyle münasebete sokmadan ve comfort zone'umdan kilometrelerce uzaklaştırmadan da verebilirdi. İşleri her zaman açık olurdu ve sarhoş müşterilere içmedikleri içkileri ödetmeyi iyi bilirdi. Ayrıca paradan altı sıfır atılmasından bu yana on bir yıl geçmiş olmasına rağmen hala ytl demesi beni sinir ediyordu. Yine de 500 ytl günün şartlarında iyi paraydı. Nereden baksan iyi paraydı. Kaba bir hesapla ev sahibine, yöneticiye, faturalara ve bakkal Osman abiye toplamda 1400 lira gibi bir borcum olduğu düşünülürse harika bir paraydı. Bankalara olan borcum, kabaca toplanamayacak noktada olduğu için onu bu hesaba dâhil etmedim. Sıra diğer mesaja geldi.
''Akşam alsancak'a gelebilir misin? Ne zamandır görüşemedik, biraz konuşuruz belki.''
Ceyda kimdi lan diye düşündüm bir an ama çabucak hatırladım. Evet, Ceyda, yaklaşık bir buçuk yıllık semtler arası ilişkinin Alsancak tarafı. İki haftayı aşkın bir süre sonra ilk temasında beni ayağına çağırıyordu.
''Ne gidicem lan ben Alsancak'a, param var benim, yakarım sigaramı yatarım evimde.''
Bunu biraz yüksek sesle söyledim galiba çünkü yanımda oturan kasketli adam duyunca bön bön suratıma baktı. Ben de ona baktım. Biz bakışırken tren durdu, indim.

O anda, Bayraklı'yla Bornova'yı birbirinden ayıran o caddede hiçbir işim yoktu. Böyle bir manasızlığın ortasında kalmak bana keyif vermişti. Kendimi bildim bileli başkalarıyla mutlu olan kadınlar ve bir amaç uğruna yapılan şeyler beni rahatsız etmiştir. Bunalıma benzeyen bir his, ama hayatın kendisinden ya da süregelen bir durumdan bunalmak değil, bunalımdan bunalmaktı bu. Tıpkı üstat gibi benim de 2006 yılının ağustos ayında acımasızca içerisine itildiğim ağır buhrandan bugün dahi tam manasıyla kurtulabildiğim söylenemezdi. (Yıldırım, Ş. Faysal, 2015)

Aklımda harika bir planla, geldiğim tarafa giden treni beklemeye koyuldum. Bu defa sevgili fakülteme yakın olan istasyonda inecek, oradaki atm'den paracıklarımı çekip hızlı adımlarla kampüsün arkasında kalan Mevlana Mahallesi'ne gidecek, birtakım karanlık adamlarla ticaret yapıp kayıt dışı ekonomiye katkıda bulunacaktım. Parayı hemen çekmem gerekiyordu çünkü bir süre beklettiğim takdirde banka, hesabımdaki paraya el koyup kredi kartı borcuma sayacaktı. Elbette esas sebep bu değildi, o paraları bir an önce elime almalıydım, onlara dokunmam gerekiyordu. Kimileri kendini yarattığını düşündüğü gücü ve/veya güç sahibini sever, kimi ailesine bayılır. Beşiktaş'ı, Galatasaray'ı, Arsenal'i ya da Göztepe'yi çok seven tipler de tanıdım. Benim allahım da Göztepem de sarı saçlım mavi gözlümün bana babacan bir ifadeyle sırıttığı o 200'lük banknotlardı işte.

Tren geldiğinde Ceyda'ya cevap yazdım.
''Akşam işim olabilir, kampüsteysen şimdi görüşelim mi? Ya da bana gel akşam işin yoksa.''
Tren kalktı. Durdu. Tekrar kalktı, tekrar durdu, indim. Hızlı adımlarla Ziraat Fakültesi'nin köşesindeki banka şubesine yürüdüm. Atm'deki en gıcır 200'lükleri ve 100'lüğü özenle seçip hızım hiç kesilmemiş gibi yoluma devam ettim. Ömrümde attığım en kararlı adımları atıyordum, ayaklarım yere sağlam basıyordu. Kampüsü arka çıkışından terk edip 3-4 sokak daha yürüdükten sonra onu gördüm. Her zaman farklı köşelerde beklerdi ama hiçbir zaman gözden kaybolmazdı. İsmini hiçbir zaman merak etmediğim bu karanlık kişi, görüntüsüyle kürt olduğunu apaçık belli etmesine rağmen istanbul türkçesiyle konuşurdu.
-100'lük versene.
+Çüş. Miras mı kaldı lan sana?
-Sayılır.
Sırt çantasından dönercilerin turşu koyduğu ufak kare paketlere benzeyen beş tane naylon paket çıkardı. Ağzındaki sigara bitmemişti ama yine de yere attı sigarayı. Uzun marlboro içerdi. Yere tükürdü, iğrenç bir ses çıktı.
+Al.
Parayı uzattım.
-Sen de al.
+Uza hadi.
Uzadım. Ama bu defa adımlarım parkta bir gezinti yapıyormuşçasına yavaştı. İç barışımı sağlamıştım nihayet. Teknem dalgasız denizde ve rüzgarsız bir hava eşliğinde ilerliyordu. Cebimde sarı madenden boruyla katarın gittiği yere doğru gidiyordum. Birbirine benzeyen ön cepheleri ve birbirine benzemeyen sakinleri olan apartmanlara bakıyordum. Bu açıdan Mevlana'nın diğer hiçbir mahalleden hiçbir farkı yoktu. Bir balkonda bir afiş, afişte bir telefon numarası ve numaranın altında da sahibinden kiralık yazısını gördüm. Mevlana Mahallesi'nde sahibinden kiralık ara kat daire. Bu mahallede kiralar ucuzdu. Gecelerimin yarısından çoğunu farelerle geçirdiğim ve kira kontratının sonlanmasına üç ay kalan evimden iki hafta sonra kovulacağımı öğreneli üç gün olduğunu, cebimde de 400 liram olduğunu düşününce hayli iyi bir teklifti. Yeni bir iş bulursam ya da Mehmet O.Ç.'nin barına dönebilirsem ve anneciğim de oğluşuna ufak bir destek çıkarsa neden olmasındı. Bu cazip teklifi değerlendirirken, aşağı yukarı 9 yıldır sırtımda taşıdığım ve herhangi bir temas olmadıkça kendini hatırlatmayan kıl dönmesi bölgemdeki ani acıyla irkildim. Dönüp baktığımda gördüğüm manzaraya şaşırdığımı söyleyemem ama bir anlığına da olsa korkup paniklediğimi itiraf etmem gerekiyor. Evet temas vardı. Düğmeye basılınca açılacak şekilde mekanizmalanmış bir bıçak, o bıçağı tutan el ve elin sahibi aynı anda bana bakıyordu. Çok ama çok acı bir öykü… maalesef gerçek. Gasp ediliyordum.
+Cüzdanı ver.
Sesi metalikti.
-Ne cüzdanı ya?
+Ver dedim lan!
-Para yok bende.
İlk temasın ardından yaptığım ani dönüş neticesinde boşa düşen bıçağı bu defa göbeğime dayadı.
+Cüzdanı ver.
Cüzdanı verdim. Özenle seçtiğim banknotları aldı. Bozuk paraları yere saçıp cüzdanı yere attı. Elindeki bıçağı sallaya sallaya gitti. Giderken, ''Yalan söylemeye utanmıyon mu lan göt!'' diye bağırdı. Hâlbuki kendisi tanımadığı bir adamın yaralı beline bıçak dayayıp parasını çalmaya utanmayan biriydi.

Yerdeki bozuklukları toplayıp kampüsün az önce çıktığım kapısından geri girdim. Biraz yürüdükten sonra Gıda Mühendisliği'nin oralardaki bir banka çöküp bir sigara yaktım. Tekne batmıştı. Tekne battıktan sonra sigara içmenin herhangi bir tehlikesi yoktur, artık tutuşacak hiçbir bir şey kalmamıştır çünkü.

Sigara bitince Ceyda'yla buluşmak için Ziraat Kafe'ye gittim, yüksek sesli iğrenç müzikler çalmasına rağmen içerdeki masalardan birine oturdum. Çünkü o dışarıda oturmayı sevmez. Oksijeni ve huzuru da sevmez.

Tekne batmıştı. Yalnızca iki ekmek alacak kadar param vardı. İki hafta sonra yatacak yerim de olmayacaktı. Tekne battığına göre buralarda işim kalmadığını, lisans diplomasından vazgeçip annemin yanına dönmeyi filan düşünürken Ceyda geldi. Bir şey demeden oturdu, bedeninin yarısı kadar boyuttaki çantasından cep telefonunu ve şarj cihazını çıkardı, bu iki nesneyi birleştirip kablonun ucunu masanın altındaki prize taktı.
+Naber?
-Aynı işte. Sen nasılsın?
-İyiyim. Ne yaptın görüşmeyeli?
-Bilmem. Aynı işte. Sen ne yaptın?
-Finallerim başladı. Pazarlama çok iyi geçti bu defa. Verirsem mezun oluyorum.
Bornova'da okuyup Alsancak'ta oturan kızın hikâyesi pavyon tuvaletinde para alıp kolonya vermekle biter diye düşünüyordum ama öyle olmamıştı. Buna değil ama 1990 yılından sonra doğan herkesin ortaokula gittiğini sanırken 93'lü sevgilimin mezun olmak üzere olmasına şaşırmıştım.
-Tebrik ederim.
+Ama konu bu değil
-Ne konusu?
+Konuşacağız dedim ya.
-Konuşalım. Konu nedir?
Üst üste cümleler kurdu. Birler basamağı tek sayı olan yıllarda doğan kişiler çok konuşur. ''Konu senle ben...'' olan ilk cümlesinden sonra gözüm sol çaprazımda oturan kızın bacaklarına daldığı için söylediklerini anlayamadım. Çok hızlı konuştuğunu duyabildim sadece. Yüzyıllar süren konuşmasını ''olmuyor işte,'' diyerek bitirdi.
-Ne olmuyor?
+Dinlemiyorsun bile işte. Olmuyor. İlişkimiz bitti. Olmadı.
Bir süre bir şey demeden yüzüne baktım.
+Gidiyorum.
-Nereye gidiyorsun?
+Gidiyorum. Seni terk ediyorum.
Terk ediyorum. Terk. Bunu duyunca konuyu anladım. Terktim.

Şarj aletini ve cep telefonunu çantasına koydu, kalktı.
-Nereye gidiyorsun?
+Dinlemiyor musun beni? Ne anlatıyorum iki saattir?
-İyi siktir git.
Her sinirlenişinde olduğu gibi bu defa da gözleri büyüdü. Masadaki çantasını hışımla kendine çekti.
+Seni adam yerine koyup bi şey anlatanda kabahat! Siktirip gidiyorum işte. Kına yakarsın.
Duygularıma tercüman olmuştu. Bana bir şey anlatmak Kızılay'da karşıdan karşıya geçmek gibi zor ve tehlikeliydi.

Gitti. Kafenin kapısında dallamanın tekiyle karşılaştı, sarılıp selamlaştı, az önce bir buçuk yıllık ilişkisini bitirmiş biri gibi değil, dallamanın tekiyle karşılaşmış gibi sarılıp selamlaştı.

Geride kalan iki haftayı gözden geçirdim. Babam ölmüştü. On - on beş yıl kadar önce, ben lisedeyken sık sık görüşürdük. Sonra gitti. Nereye gittiğini hiç öğrenmedim. Başlarda arada sırada telefonda konuşuyorduk, sonra o da bitti. Öldüğünü öğrendiğimde çoktan ölmüş olduğunu zannediyordum. Bazı dna kodlarımızın birbirine benzemesi dışında ortak bir yönümüz olmadığı için üzülmemiştim. Aylar sonra bir düzen tutturdum diye sevindiğim işimden kaba kelimeler eşliğinde kovulmuştum. Evimden de kovulmuştum. Son paramı bıçaklı herifin birine vermiştim. Az önce de ilişkim bitmişti. Bittiğini öğrenene kadar zaten bitti sanıyordum. Hayat normal seyrindeydi yani. Sükûneti elden bırakmamı gerektirecek hiçbir şey yoktu. Aksine harika bir akşam beni bekliyordu. Masaya oturduğumda kulağımı tırmalayan müzikler hoşuma gitmeye başlamıştı. Kendimi çalan şarkının ritmine bıraktım:
Vurur yüze ifadesi, mühim değil bi tanesi...
Büşra geldi. Uzaktan hem de, Adana'dan geldi. Gelmesini istemiyordum. Daha doğrusu istiyordum ama gelmemesini daha çok istiyordum. Ona haksızlık ettiğimin farkındaydım, eski kızı unutamıyordum, evin karşısındaki bakkalda çalışan Mustafa'yı bile ondan daha çok umursuyordum. O da farkındaydı bu durumun. Farkında olduğunu söylemeyi gururuna yediremiyordu herhalde. Gündüz biraz görüştük, gündüz birası içtik, yattı uyudu sonra, ben de birkaç saatliğine çay içmeye dışarı çıktım. Dönüşte, Topraktan'ın önünden geçerken iki tip telefonumu istedi, telefonla işim vardı, vermedim. Esas sebep işim olması değildi elbette, korktum onlardan, telefonumu çaldırmaktan korktum. Korkağın tekiydim, hiçbir şeye sahip olamayacağımı bilmeme rağmen bazı şeyleri sahipleniyordum ve onları kaybetmekten çok korkuyordum. Telefonu vermeyince biri hemen uzadı, diğeri küfür ede ede gitti. Büyükpark'ta onlara tekrar rastladım, yine korktum, yanlarından geçmemek için yolu uzattım, Mustafa Kemal Caddesi'nden meydana çıktım. Meydandaki tahtalardan birine oturdum. Bir sigara yaktım, hayatımdan memnun olmamı sağlayacak kondisyonların büyük bir kısmı mevcuttu aslında, ev arkadaşım bir akşam "anan sağ baban sağ, elin ayağın tutuyor, neye üzülüyorsun oğlum hala" demişti. Çok haklıydı. Neye üzülüyordum acaba. Annemi düşündüm. Atmam gereken torbalarca çöpü, yıkamam gereken çamaşır öbeğini, devam etmem gereken dersleri düşündüm. Herkes için gayet kolay olan bazı günlük hayat aktiviteleri benim için son derece zordu ve bunların üstesinden gelemiyor olmak içimi çürütüyordu. Tembellikten ölmeme 1-2 yıl kalmıştı. Konak'tan dönerken otobüste gördüğüm kızı düşündüm, selamlaşmıştık, daha önce, yıllar önce de karşılaşmıştık çünkü. İsmi neydi acaba. Onla karşılaştığımda yaşadığım heyecanın, kendisiyle karşılaştığımda yaşadığım heyecandan çok daha fazla olduğunu bilse Büşra ne düşünürdü acaba. İsmi Büşra olan biriyle birlikte olmayı kendime yediremiyordum. Ya da artık eski kızla değil başka biriyle birlikte olmayı kendime yediremiyordum. Eski kızı kafamdan atamıyordum. Görünüşe göre hiçbir zaman da atamayacaktım. Sadece onu değil geçmişe dair hiçbir şeyi, 2001-2002 sezonundaki bazı maçları mesela, eski dizileri, eski olan hiçbir şeyi kafamdan atamayacaktım. Ya geçmişte boğulacaktım ya da çöplerin içinde. Çöpleri bir an önce atmam gerekiyordu. Bir rüzgar esti, sigaranın son nefesini içti. Sigara bitti. Paket de bitti.
-Ne yapıyorsun?
+Duşa gireceğim az sonra. Hazırlanıyorum.
-Böyle oturarak mı hazırlanıyosun?
+Mental olarak hazırlanıyorum.

Güldü. gülünce çok güzel oluyordu. Gülünce güzel olduğu için onunla beraberdim. Sanırım bu diyalog yaşanmadan birkaç dakika evvel birlikteliğimize ayrılan sürenin sonuna gelmiştik.

+Gidiyor musun?
-Evet.
+Nereye gideceksin?
-Cehenneme.
-Gitme.

Gitti. Dönmeyeceğini biliyordum. Dönmedi. O günden sonra onu hiç görmedim. Rüyamda bile. Kendini bana hatırlatacak hiçbir şey yapmadı. Onu ilk gördüğümde ikimizin de kendimizi unutturmamız gereken ayrılıkları olmamıştı. Gündüz Ziraat'te takılan, akşamları bilgisayar mühendisliğinin orada bira içen iki tiptik işte. O konuşmayı çok seviyordu. Bense dinler gibi yapıyordum.
-Sen her akşam burada içiyor musun?
+İçmem gerektiği zaman.
-Ne zaman içmen gerekiyor?
+Bu kente yalnızlık çöktüğü zaman.

Böyle afili cümlelerle tavlamıştım onu işte. O ise sadece güzel gülüyordu. Beni terk etmesinin sebebi çok içmemdi. İçmekten onu dinlemeye vakit bulamıyordum. Nereye gittiğini hiç öğrenmedim. Beraberliğimiz boyunca kalacak başka bir yer arama ihtiyacı hissetmemiştik. Bir buçuk yıl boyunca her gece aynı yatakta yattık. Aylar sonra bugün kampüse uğradım. Beraber bira içtiğimiz banklardan birine oturdum. Böyle hikayelerden alışık olduğumuz üzere onunla karşılaşmam, geçmişi yad etmemiz falan gerekiyordu. Olmadı öyle bir şey. Ayrıldığımız günden beni onu görmedim.
-Beni artık eskisi kadar sevmiyorsun.
+Ne zamanki kadar?
-Baştaki kadar.
+O zaman ne kadar seviyormuşum ki?


-.

Onu hiçbir zaman çok sevmedim. Onu özel kılan, ömrüm boyunca ondan başka kimseyi biraz olsun sevmemiş olmamdı. Annemi bile sevmedim ben. Öldüğünde ağlamadım.
Kampüste yürüyorum. Akşam. Saat soruyor. Saat dokuza on var. Dokuzu on geçiyor diyorum. Olmuş mu o kadar yaa diyor. Yüzü pek görünmüyor ama güzel gibi. Neler olmadı ki diyorum. Metro'ya gidiyorsun değil mi diyor. Evet diyorum. Beraber yürüyelim mi diyor. Hayır diyorum. Ne okuyorsun diye soruyor. Reklamcılık diyorum. Hmm diyor. İyiymiş demiyor. İyi değil miymiş diyorum. Kim iyi değil miymiş diye soruyor. Mahmut diyorum. Mahmut'la ne zamandır görüşmedim diyor. Mesaj geliyor telefonuna. Mesajı kapattıktan sonra bir şeyler yazıp bekliyor. Belli ki birini ödemeli arıyor. Telefonu Büyük Ev Ablukada şarkısıyla çalıyor. O an onu kucaklayasım geliyor, onunla çimenlerde sevişesim geliyor. Telefonda konuşurken mıymıntı. Selam söyle deyip kapatıyor. Kime selam söyleneceği muamma. Neden beraber yürüyoruz diye soruyorum. Beraber yürümüyoruz ki diyor. Gülümsüyorum. O da gülümsüyor. Ama içten bir gülümseme bu, belli, gülümsediğimi görmedi çünkü. Birbirimize hiç bakmadan ve hiç konuşmadan yürümeye devam ediyoruz. Metro hiç gelmesin, ölene kadar susarak yürüyelim istiyorum. Vardığımızda bakıyor bana, yine bir şey demiyor, bu defa gülümsemiyor ama. Sol elini sallıyor. Kentkartını basıyor ve gidiyor. Metro kalabalık. Ekim soğuk. İzmir boğucu. Öylece durup arkasından kalabalığa bakıyorum.